SABUR
Bu sabah uyandığımda evde bir bağırış çağırış vardı ki sormayın. Kıyamet kopuyor sandım, fırladım yataktan. Tam kapıyı açacaktım ki durdum, üstüme başıma baktım. Kendi kendime, “Ayıcıklı pijamalarla nereye gidiyorsun kızım sen?” dedim. Bir şey değil onca yıl emekle yaptığım karizma iki dakikada darmadağın olacaktı. Hemen dolaba savruldum, alelacele bir şeyler yakaladım ve giydim.
“Yettim garii!” naralarıyla salona koştum. Bir de baktım ki bizim iki ufaklık birbirlerine girmişler. İkisi de birbirinin saçını tutmuş bırakmıyor. Annem sinirinden kırmızı lahanaya dönmüş. Ellerini beline koymuş, “Ya Sabur! Ya Sabur” deyip duruyor.
Gürültüde sesimi duyuramayacağımı bildiğimden sesimi açmak için iyice öksürdüm ve:
“Hani kıyamet kopuyordu?” diye bağırdım. Birden herkes bana bakmaya başladı. Annem:
“Ne kıyameti?” diye sorunca şaşırdım. “Bilmeeem!” deyiverdim. Annem iyice sinirlendi,
“Bir de bu çıktı başıma şimdi?” diye söylenip, “Ya Sabuuur! Ya Sabuuuur!” diyeek mutfağa gitti.
Bir kikireşmeyle kendime geldim. Küçük cadılar birbirlerinin saçlarını bırakmışlar otumuş bana gülüyorlardı. Bir de üstüne “Kıyamet kopuyoymuuuuş…” diye dalga geçmezler mi? “Susun bakayım, şimdi ben tutucam o kuyruklarınızdan!” deyip ikisini de odalarına kovaladım. Onları sindirdik sindirmesine ama bizim geveze papağan susmak bilmedi bu kez: “Kıyamet! Kıyamet! Kıyamet!” diye sayıklayıp duruyordu. Kafesin yanına gidip bir iki kez kapısına vurdum, sinirli sinirli baktım. Bu sefer de bilmiş papağan, “Ya Sabuuuur! Ya Sabuuuur!” demeye başlamaz mı? Onu susturamadım bari kendim kaçayım dedim ve kahvaltı yapmak için mutfağa gittim. Baktım annemin siniri geçmiş. Masaya oturdum onunla beraber atıştırmaya başladım. Ama kafama bir şey takılmıştı. Kardeşlerimin onca yaramazlıklarına ve benim haylazlıklarıma rağmen annem ne kadar sabırlıydı! Dayanamayıp,
“Anne! Sen nasıl bu kadar sabırlı olabiliyorsun?” diye sordum. Tebessüm edip başımı okşadı ve, “Niye ki?” dedi.
“Ne bileyim? Biz o kadar yaramazlık, gürültü yapıyoruz. Sen yine de bize yumuşak davranıyorsun…” dedim.
“Yavrum” dedi, “Bu ne ki? Allah-u Teala benden de sabırlı…”
Anlaşılan ağzında yine bir bakla vardı annemin. Sütümden “hüüüüüp” diye son bir hüpürdettim ve dikkatle annemi dinlemeye koyuldum…
“İnsanlara baksana!” dedi ve devam etti,
“Hepsinin başka başka kötülükleri var. Bazıları komşusunu üzüyor, bazıları masumları öldürüyor, bazıları insan haklarını çiğniyor, Allah’a karşı geliyorlar… Ama yine de hepsi yaşıyor, hepsi bu dünyanın nimetlerinden faydalanıyor. Allah-u Teala onları hemen cezalandırmıyor. Yaptıklarına karşın sabrediyor, tevbe etmelerini bekliyor. Bu insanlardan bir kısmı gerçekten yaptıkları kötü işlere tevbe ediyor. Allah da onları affediyor. Eğer Allah onlar kötülükleri işledikleri zaman sabretmese, onları hemen cezalandırsa dünyada ceza almayan insan kalır mıydı?”
“Kalmazdı tabii!” diye sıçradım yerimden. Annem, “Otur, otur! Bu kadar heyecanlanma! Allah’ın bir ismi Sabur’dur, yani sabreden, kullarını hemen cezalandırmayan…”
“Hımm” dedim, “Demek sabahtan beri sen de papağan da onun için Ya Sabur deyip duruyorsunuz…”
Annem güldü, “Evet, böylelikle Allah’tan zor zamanımızda sabırlı olmamızı sağlamasını istiyoruz” dedi…
Çok komiğime gitti, “İyi de anne” dedim, “Hadi seni anladık! Bücürüklere sinirlendin de ondan sabır istedin. Ya bu geveze papağana ne oldu ki Ya Sabur deyip duruyor?” Annem gülmeye başladı. “Vardır elbet onun da bir derdi” dedi.
O sırada papağanın sesini yine duyduk,
“Ya Sabuuuuur! Ya Sabuuuuur!”


